
‘‘Eylül geldiğinde bazı hatıralar da sessizce geri döner’’ veya ‘‘Her mevsimin bir hikâyesi vardır; Eylül ise en çok hissettirenidir.’’ derler ya…
Eylül geldiğinde hafızam beni de, siyah-beyaz bir filmi geriye sarar gibi beni gençlik yıllarımızın sokaklarına, üniversitelerine, o dönemin ülkücü ve devrimci gençlerine götürüyor.
Çok iyi biliyorum ki, takvimler ne kadar değişirse değişsin, bizim kuşak için eylül sadece bir mevsim değildir.
O günler gençliğimizin en fırtınalı, en karanlık sayfasının ta kendisidir.
***
Bizler, o günlerin hem canlı şahidi hem de acıyı kalbinde eriten bizzat yaşayan kişilerdik.
Fikirlerimiz başka başkaydı. Dünyayı anlamlandırma biçimimiz, kurduğumuz hayaller ve masamızdaki kitaplar da…
Fakat her şeyin ötesinde, bizi görünmez ve sarsılmaz bir bağla bir arada tutan bir hakikat vardı: Bizler, bu ülke için kafa yoran, okuyan, araştıran, soruşturan ülkücüler ve devrimcilerdik. Memleketin derdine derman arayan, bedel ödemekten çekinmeyen bir nesildik.
***
Kimimiz titrek sokak lambalarının altında duvarlara "Ne Amerika ne Rusya ne Çin, her şey Türk'e göre, Türk tarafından, Türklük için!" diye yazan bir ülkücü; kimimiz aynı sokaklarda ‘‘Tek yol devrim!’’ haykırışıyla geleceği ören birer devrimciydi. Ama içimizde taşıdığımız o korkusuz, o tavizsiz gençlik ateşi aynıydı.
Bu şuur ve idrakle yetiştirilen, inandığı değerler uğruna ağır bedeller ödemeyi bile göze alanların gözünde ne para vardı ne makam hırsı ne de dünya malı.
***
Sonra bir sabah, 12 Eylül’ün o soğuk postallarının, o donanımlı gençliğin üzerinden acımasızca ezip geçtiğine şahit olduk; o eylülün ayazını ruhumuzun en derininde taşıyarak yaşlandık.
Şimdi, o günlerin üzerinden onlarca yıl geçmişken, sosyal medya ekranlarında o gencecik yüzler, o ülkücü ve devrimci çocukların siyah-beyaz fotoğrafları çıkıyor karşıma. Bakamıyorum, hemen geçiyorum sayfayı. Çünkü o fotoğraflara her baktığımda; ideolojilerin, sloganların ve o büyük siyasi kavgaların çok ötesinde, kapkara ve yarım kalmış birer insan hikâyesini geliyor aklıma.
***
Evladına doyamayan, ömrünü bir cezaevi kapısında, bir ev eşiğinde oğlunun yolunu gözleyerek tüketen o çilekeş analar, babalar…
Sevdiği kıza ürkek bir mahcubiyetle tek bir kez olsun “seni seviyorum” diyemeden, ömrünün baharında bir tatlı sözcük fısıldayamadan darağacına yürüyen, kör kurşunlara hedef olan o fidanlar, hapishaneler, işkenceler, çile çeken hayatlar ve vefasızlıklar…
Yüzüm kızarıyor, utanıyorum.
O gencecik insanların, inançları uğruna hayatın tüm güzelliklerinden vazgeçmek zorunda kalması ya da o güzelliklerden hunharca koparılması, bugün geride kalan bizler için taşınması öylesine ağır bir yük ki; inanın kaldıramıyorum.
***
Bizler yaşlandık... Kimimizin saçlarına karlar yağdı, kimimiz saçlarını döktü.
Çocuklarımızı büyüttük, torunlarımızın sevinçleriyle teselli bulduk; ama ya o fotoğraflardaki delikanlılar?
Onlar, bu toprakların en güzel, en delikanlı rüyalarını doya doya göremeden göçüp gittiler.
Sağcı ya da solcu fark etmeksizin, o cellatların elinde solan her gencecik hayat, aslında bu memleketin ortak kaybı, ortak ve kabuk bağlamayan yarasıydı.
O dönem bizi acımasızca birbirimize kırdıran o karanlık eller, arkalarında sadece siyasi bir enkaz bırakmadı; kurulamamış yuvalar, hiçbir zaman postalanmamış mektuplar ve yarım kalmış sevdalar bıraktı.
***
Kâğıt üzerinde darbe, ama o günleri bizzat yaşayanların hafızasında hâlâ kanayan bir müebbet sızı olan 12 Eylül’ü herkes varsın kendi bildiği gibi yazsın, yazdıklarımı okuyanlar da nasıl anlarsa anlasın; ben ülkücü-devrimci ayırmadan ve sadece insani açıdan yaşadıklarımıza bakıp yazdım.
Bizim kalbimizde kalan tek hakikat, bu ülkenin donanımlı güzel çocuklarının birbirine düşman edilerek yok edildiğidir.
Bu eylül ayında da o günlerin acısını hâlâ kalbinde taşıyanlara muhabbetle; toprağın altında hep yirmi yaşında kalan o fidanlara ve yarım kalmış sevdalarına saygıyla ve dinmeyen bir mahcubiyetle…
Selam olsun.