Herkesin bol bol konuştuğu gibi zaman zaman bizde Bolu’muzu konuşuyoruz arkadaşlarla; yıllardır çözülemeyen meseleleri, ertelenen hayalleri ve şehrin üzerindeki o görünmez efsunu…

Sayın Siyami Palazoğlu’nun getirmiş olduğu Bolu’nun geçmişini anlatan kitapları 1958- 1963 yıllarından kalma dergileri de okuyoruz, ara sıra.

Ormancılığı, tarımı, turizmi, tarihi eserleri, kültürel değerleri, hatta 1. Dünya Harbi’nden önce ve cumhuriyet döneminde gündeme gelen treni yatırıyoruz masaya.

2026 yılına geliyoruz sonra; bakıyoruz ki değişen bir şey yok. Tespitler aynı, teşhisler aynı; ya tedavi?

İşte o yok!

***

Yüce Allah’ın cömertliğinin en somut en berrak aynası yaşadığımız şehir Bolu.

Başınızı nereye çevirseniz ruhunuzu saran yemyeşil ormanlar, gökyüzünün mavisini yaprağın yeşiliyle harmanlayan masmavi göller ve muazzam coğrafya…

Ve bu şehir adeta, ‘‘Ben bulunmaz Hint kumaşıyım, kıymetimi bilin’’ diyor bizlere.

Ancak bu muazzam tabloya baktıkça insanın kalbini sızlatan tuhaf bir çelişki var sanki. Bir türlü çözülemeyen, görünmez bir büyü, bir efsun dolaşıyor şehrin üzerinde.

***

‘‘Burası Bolu; olsa da olu, olmasa da olu!’’ İşte bu şehrin üzerindeki çözülemeyen büyünün, o gizemli kilitlenmenin, teslimiyetin şifresi tam olarak bu cümlenin içinde saklı galiba.

Maalesef şehre yön verenlerden tutun da sokaktaki vatandaşına kadar herkes, bu anlayışı fazlasıyla kabullenmiş durumda.

Allah’ın verdiği bu eşsiz güzellikleri, ‘‘Hazıra dağ dayanmaz’’ misali, tepe tepe kullanıyor; ‘‘Hep bana, hep bana’’ diyoruz. Doğadan, havadan, sudan alırken heybemiz hep açık; ama iş bu değerleri korumaya, güzel şehre kalıcı bir değer katmaya ve kalıcı eserler bırakmaya geldiğinde pek gevşek davranıyoruz.

Trafikten tarihi ve kültürel değerlere, sağlık hizmetlerinden turizme, içtiğimiz suyun kalitesinden soluduğumuz havaya kadar onlarca mesele, hak ettiği noktaya gelememiş durumda.

Marka şehir olamamak da cabası…

Bütün bunlar, kördüğüm olmuş bir vaziyette duruyor karşımızda.

***

Çözüm için herkes konuşuyor. Toplantılarda, kahvehanelerde, sosyal medyada, siyaset kürsülerinde Bolu’yu ne kadar çok sevdiğinden ve ne yapılması gerektiğinden bol bol bahsediliyor.

Ancak…

Söz masadan kalkıp icraata döküleceği zaman, o büyük cümlelerin yerini derin bir sessizlik ve eylemsizlik alıyor.

Konuşulan çok, yapılan yok.

Şehir, kendi kabuğuna çekilmiş, üzerine serpilen o ölü toprağını bir türlü üzerinden atamıyor.

Bolumuz adeta, ‘‘ Saldım çayıra Mevla’m kayıra’’ deyimini yaşıyor.

***

Peki, bu şehrin üzerindeki ‘‘Burası Bolu; olsa da olu, olmasa da olu!’’ KİLİTLENME BÜYÜSÜ nasıl çözülecek?

Cevabı basit:

Nefesi kuvvetli bir hoca bulup okutacak ve bu büyüden kurtulacağız

Güldünüz değil mi?

O zaman boş boş konuşmaları bırakıp sorunların çözümü için kolları sıvayacağız. Bunun için de etkili ve yetkili konumda olan makamları senden - benden demeden zorlayacağız.

Siyasete yön vermeleri gereken STK’ lara da: ’’Siyaset size yön vermemeli; siz siyasete yön vermelisiniz. Çünkü o makamlarda bulunmanızın sebebi budur.’’ hatırlatmasında bulunacağız.

***

Sözün kısası: İki metropolün ortasındaki bu devasa potansiyeli, günlük siyasetin kazanlarında kaynatıp heba etmek, bu topraklara ve çocuklarımıza ihanettir.

Artık gözümüzü açma ve bu efsunlu uykudan uyanma vaktidir.

Çünkü Bolu’nun geleceği, günü kurtarma derdinde olanların vizyonuna terk edilemeyecek kadar kıymetlidir.