İçimizde bir sızı var.
Adını koymakta zorlandığımız, ama her gün biraz daha ağırlaşan bir sızı…
Kalabalıkların içinde yalnız, başarıların ortasında huzursuz, konuşmaların arasında anlaşılmamış hissediyoruz. Çünkü biz, fark etmeden bir çağın içine doğduk: karşılaştırmanın, yarışmanın, öne geçmenin ve geride bırakmanın çağının…
Her yerde aynı fısıltı:
“Daha iyi olmalısın.”
“Aşmalısın.”
“Geçmelisin.”
Ve böyle böyle insan, insanın rakibi oluveriyor.
Oysa insanın yükünü artıran şey çoğu zaman hayatın kendisi değil; birbirine karşı konumlanmış kalplerin ağırlığıdır. Birinin kazancını kendi kaybı gibi görmek, birinin ilerleyişini kendi geride kalışımız gibi hissetmek… İşte o an, içimizdeki sızı derinleşir.
Çünkü rakiplik, mesafe üretir.
Mesafe ise yalnızlığı büyütür.
Yalnızlık büyüdükçe insan içe kapanır, içe kapandıkça keder çoğalır. Ve keder, zamanla insanın ruhuna sinen bir yorgunluğa dönüşür.
Oysa başka bir yol mümkün.
Rakiplikten refikliğe…
Refik olmak; birlikte yürümek demektir. Aynı yolu paylaşmak, yükü hafifletmek, varlığıyla güç vermek… Birinin başarısına gölge düşürmek yerine, ona eşlik etmek. Yarışı bırakıp yol arkadaşlığına razı olmak…
Çünkü insan, tek başına büyüyen bir varlık değildir.
İnsan, birlikte genişler.
Birlikte güler, birlikte iyileşir, birlikte anlam bulur.
Kubaşmak—yani yükü paylaşmak—insanın en kadim şifalarından biridir. Paylaşılan ekmek nasıl çoğalırsa, paylaşılan dert de hafifler. Ve paylaşılan sevinç, insanın içindeki karanlığı aydınlatır.
İşte bu yüzden;
yalnızlıktan kubaşmaya,
kederden esenliğe ulaşmanın yolu,
rakiplikten refikliğe geçmekten geçer.
Bu bir tercih meselesidir.
Kalbin yönünü değiştirme cesareti…
Bir adım geri çekilip şöyle diyebilmek:
“Seninle yarışmak istemiyorum, seninle yürümek istiyorum.”
Belki o zaman içimizdeki sızı azalacak.
Belki o zaman kalbimiz biraz daha genişleyecek.
Ve belki de en çok ihtiyacımız olan şeyin, kazanmak değil; birlikte var olmak olduğunu yeniden hatırlayacağız.
Saygılarımla…