Samimiyet isimli yazımda “İnsan yaşadıklarından arta kalandır.” demiştim.
Bugün o cümlenin bizi götürdüğü daha derin bir yere bakmak istiyorum:
İnsan, içinde bulunduğu çevre kadar kendisidir.
19. yüzyılda Adolphe Quetelet şu çarpıcı tespiti yapıyordu:
“Toplum suçu hazırlar, suçlu yalnızca onu gerçekleştiren araçtır.”
Bu cümle bugün, hiç olmadığı kadar geniş bir anlam taşıyor. Çünkü artık “çevre” dediğimiz şey yalnızca fiziksel bir alan değil. Genişledi, dönüştü ve çoğu zaman görünmez hâle geldi.
Eskiden çevre;
mahalleydi, sokaktı, okuldu, aileydi.
Bugün ise çevre;
ekrandır, algoritmadır, içeriktir, görüntüdür, sestir, tekrarın kendisidir.
Yani insan artık sadece yaşadığı yerde değil,
izlediği dünyada da şekilleniyor.
Tam da burada şu gerçeği açıkça söylemek gerekiyor:
Kültür ve doğrudan koşullar, sadece nasıl davrandığımızı değil; nasıl düşündüğümüzü, neyi normal kabul ettiğimizi ve neye dönüştüğümüzü belirler.
L. Rowell Huesmann ve Laramie D. Taylor şiddet üzerinden bunu ortaya koydu.
Albert Bandura ise daha temel bir gerçeği gösterdi:
İnsan, gördüğünü öğrenir.
Bu çalışmalar bize sadece şiddeti anlatmıyor.
Bize insanın nasıl öğrendiğini anlatıyor.
Yani aynı mekanizma;
sadece saldırganlığı değil,
ilişkileri, değerleri, hayat tarzlarını da üretir.
Bugün mesele yalnızca şiddet değil.
Bugün mesele;
ailelerin çözülmesi,
boşanmaların sıradanlaşması,
vefanın zayıflaması,
yalnızlığın artması,
insan ilişkilerinin rekabete dönüşmesi…
Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil.
Çünkü artık insanlar;
ilişkiyi yaşayarak değil,
izleyerek öğreniyor.
Aşkı bir sahneden,
evliliği bir senaryodan,
sadakati ya da sadakatsizliği bir kurgudan…
Ve ne yazık ki çoğu zaman şu mesaj veriliyor:
Bağlılık zayıflıktır.
Sadakat sıradanlıktır.
Vazgeçmek özgürlüktür.
Rekabet her şeydir.
Bu tekrarlandıkça ne oluyor?
Aile bir “yük” gibi algılanmaya başlıyor.
İlişkiler “tüketilebilir” hâle geliyor.
İnsanlar birbirine değil, kendi çıkarına bağlanıyor.
Ve en sonunda ortaya şu tablo çıkıyor:
Kalabalıklar içinde yalnız insanlar.
İşte bu da en az şiddet kadar ciddi bir sonuçtur.
Çünkü yalnızlık arttıkça,
bağlar zayıfladıkça,
insan daha kırılgan, daha öfkeli ve daha savunmasız hâle gelir.
Yani mesele sadece sokakta görülen şiddet değil;
insanın iç dünyasında büyüyen boşluktur.
Buraya kadar anlattıklarımız yeni değil.
Bu çalışmalar yıllar önce yapıldı:
Biri yaklaşık 20 yıl önce,
diğeri 65 yıl önce.
Yani insanın nasıl etkilendiğini biliyoruz.
Peki biz ne yaptık?
Bilmemize rağmen;
şiddeti artırdık.
Rekabeti körükledik.
Aileyi zayıflatan dili yaygınlaştırdık.
Yalnızlığı normalleştirdik.
İşte tam burada mesele bilgi olmaktan çıkıyor,
samimiyet meselesine dönüşüyor.
Çünkü sorun “bilmemek” değil,
bildiğiyle yüzleşmemek.
Bugün yaşadığımız toplumsal sorunlar—şiddet, aile çözülmeleri, güvensizlik, yalnızlık—tek tek olaylar değildir. Bunlar, büyük ölçüde aynı çevresel iklimin farklı sonuçlarıdır.
Ve o çevre artık sokakta değil;
zihinde ve dijital dünyada kuruluyor.
Algoritmalar sadece içerik sunmaz;
değer üretir.
Ne izliyorsak onu çoğaltır,
neye maruz kalıyorsak onu normalleştirir.
Ve biz çoğu zaman fark etmeden,
kendi dönüşümümüzü izleriz.
İşte samimiyet tam burada başlar.
Samimiyet;
sadece şiddeti kınamak değil,
ilişkilerdeki bozulmayı da görmektir.
Sadece bir olaya tepki vermek değil,
o olayın beslendiği kültürü sorgulamaktır.
Ve en önemlisi:
Bu konularla mücadele, “mış gibi” yapılarak yürütülemez.
Samimiyet, bir söylem değil; bir duruştur.
Eğer gerçekten daha sağlam aileler istiyorsak,
daha sağlıklı ilişkiler istiyorsak,
daha güvenli bir toplum istiyorsak…
Önce neyi izlediğimize,
neyi normalleştirdiğimize,
neyi beslediğimize bakmak zorundayız.
İşte bu yüzden, daha önce yazmış olduğum “Samimiyet” başlıklı yazının bir devamını yazma ihtiyacı duydum.
Çünkü mesele bitmedi.
Hatta derinleşti.
Son söz:
İnsan yaşadıklarından arta kalır, evet…
Ama daha derin bir gerçek var:
İnsan, sadece gördüklerine değil;
normal kabul ettiklerine dönüşür.
Ve bugün en büyük mesele şu:
Biz neyi normalleştiriyoruz?
Samimiyet, bu soruya verdiğimiz cevapta gizli.
Saygılarımla...