Bazı şehirler vardır; önce tabelalarını görürsünüz. Bazı şehirler vardır; önce insanlarını tanırsınız.
Hatay ise kendini önce rüzgârıyla tanıtır. Bu kadim şehre adım attığım andan itibaren dikkatimi çeken ilk şey buydu. Sabah rüzgâr vardı, öğlen vardı, akşam vardı. Ovada vardı, dağda vardı.
Zeytinliklerin arasında, çamların gövdesinde, Asi'nin kıyısında, Akdeniz'in ufkunda vardı.
Sanki görünmeyen bir el, bu toprakların üzerinden hiç eksilmeyen bir nefes dolaştırıyordu.
Düşündüm...
Belki de Hatay'ın binlerce yıllık hafızasını ayakta tutan şeylerden biri bu rüzgârdır. Çünkü bu şehir, sıradan bir şehir değildir. Bu topraklardan nice kervanlar geçti. Krallar geçti, komutanlar geçti, filozoflar geçti. Farklı dinler, farklı diller, farklı kültürler, farklı renkler ve farklı inançlar aynı gökyüzünün altında asırlarca yan yana yaşadı. Bugün insanlığın övünerek anlattığı "birlikte yaşama kültürü" burada yüzyıllar önce hayatın doğal bir parçasıydı. Belki de bu yüzden Hatay'ın rüzgârı başka eser. Çünkü taşıdığı yalnızca havanın serinliği değildir. Bir yandan Akdeniz'in tuzunu getirirken, diğer yandan geçmiş medeniyetlerin fısıltılarını taşır. Bir zeytin ağacının dalına dokunurken belki Roma'yı, Bizans'ı, Selçuklu'yu, Osmanlı'yı ve Cumhuriyet'i de selamlar.
Kim bilir...
Belki bugün dağların yamacında dönen rüzgâr türbinleri de bu hikâyenin modern kahramanlarıdır. Eskiden yelkenleri dolduran rüzgâr, bugün pervaneleri döndürüyor. Eskiden kervanların yolunu açan rüzgâr, bugün şehirlerin ışığını yakıyor. Teknoloji değişiyor ama rüzgârın dili değişmiyor. Hatay'da gezerken bazen ironik bir düşünce de aklıma gelmedi değil. İnsanlık yüzyıllardır birbirine üstünlük kurmanın yollarını arıyor. Sınırlar çiziyor, duvarlar örüyor, farklılıklar üzerinden ayrışıyor.
Ama şu rüzgâra bakın...
Hangi mahalleden estiğini sormuyor. Hangi inanca, hangi mezhebe, hangi kökene ait olduğunu araştırmıyor. Dağa da aynı dokunuyor, ovaya da... Zengine de aynı esiyor, yoksula da...
Belki de asıl medeniyet dersini üniversitelerden değil, Hatay'ın rüzgârından almak gerekiyor. Çünkü bazı öğretmenlerin dili yoktur. Onlar sadece eserler. Hatay'ın rüzgârı da öyle...
Binlerce yıldır bu toprakların üzerinde dolaşıyor. Medeniyetleri görüyor. İnsanları görüyor. Acıları, sevinçleri, savaşları ve barışları görüyor. Sonra hiçbir ayrım yapmadan yoluna devam ediyor.
Ve insana sessizce şunu fısıldıyor:
"Geçici olan sensin...
Ben değil.
Ben sadece bi rüzgârım"
Ve bir şey daha...
Bu rüzgâr, yakın zamanın en büyük acılarından birine de tanıklık etti.
Yıkılan evleri gördü. Sessiz kalan sokakları gördü. Gözyaşlarını, duaları ve umutları gördü. Ama bugün aynı rüzgârın içinde başka bir ses daha var. Vinçlerin sesi... Çalışan iş makinelerinin sesi... Yeniden yükselen hayatın sesi... Hatay, küllerinden doğan şehirlerden biridir. Neredeyse baştan kurulan mahalleleri, yükselen binaları, açılan dükkânları ve yeniden yeşeren umutlarıyla geleceğe doğru yürümektedir. Bu büyük dönüşümü görünce insan ister istemez düşünüyor: Medeniyet sadece taşla, toprakla, betonla kurulmaz.
Medeniyet; düştüğü yerden kalkabilme iradesidir. Bugün Hatay'ın sokaklarında gezerken bunu hissediyorsunuz. Rüzgâr hâlâ esiyor. Çünkü Hatay küllerinden doğuyor ve yaşıyor. Ve inanıyorum ki;
Bu kadim şehir, geçmişinden aldığı güçle geleceğini de yeniden inşa edecektir.