Geçtiğimiz hafta Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutladık. Milletçe kutladık diyemiyorum. Milletimizin önemli bir bölümü diğer milli bayramlarımız gibi bu milli bayramlarımıza gerekli ilgiyi göstermedi. Evlerimiz, işyerlerimiz, sokak ve caddelerimiz şanlı bayrağımızla donatılmadı. Dini bayramlarımızda da durum bundan farklı değil. Bayramlaşmaya gittiğinizde kapıya iliştirilmiş bir notla karşılaşıyorsunuz. Tatildeyiz. Demek ki hem dini, hem de milli bayramlarımız halkımız tarafından gereken ilgiyi görmemekte, sadece bir tatil olarak değerlendirilmektedir. Daha da endişe verici bir durum ise bu bayramlara katılmayanların birbirlerinden uzaklaşmaları ve kutsallarına ilgisiz kalmalarıdır. Milli bayramlara duyarsız kalanlarla dini bayramlara ilgi duymayanların birbirlerinden kopma noktasına doğru hızla ilerledikleri endişeyle takip edilmektedir. Hem dini bayramlarımızı hem de milli bayramlarımızı aynı heyecan ve sevinçle kutlayanların sayısı her geçen gün azalmaktadır.
Sanıyorum Cumhuriyetimizin kurucusu MUSTAFA KEMAL ATATÜRK “iç cepheyi sağlam tutmak gerekir” derken tam da bunu kastetmektedir. Kurtuluş savaşında milli ordumuz bir yandan istilacı düşmanlarla savaşırken diğer yandan düşmanla güç birliği yapan içteki hainlerle de savaşmak zorunda kalmıştır. Yurdumuzu işgal eden Yunan ordusuna karşı savaş veren milli güçlere karşı “Yunan ordusu da halifenin ordusudur. Onlara karşı çıkmayın” diyen şeyhülislam tam da buna hizmet etmiştir. Günümüzde bunların bazı uzantıları televizyonlarda İstiklâl savaşı için “ Keşke Yunanlılar kazansaydı” diyecek kadar soysuzlaşmaları onların ektiği tohumların günümüzdeki filizleridir.
Osmanlı Devleti bir imparatorluktu. Onu Türkler kurmuş olsa da bünyesinde başka din ve milletleri de barındırıyordu. Her millet inancının ve kültürünün gereklerini rahatça yaşardı. Dil ayrı, din ayrı, mezhep ayrı, kültür ve gelenekler ayrı idi. Bu nedenle Osmanlı bir milletler federasyonu idi. Bu durum imparatorluk güçlü ve zengin iken iç bünye için önemli bir sıkıntı oluşturmuyordu. Ancak devlet güç kaybedip fakirleşme ile karşı karşıya kalınca iç cephe sarsıldı ve her millet dıştan aldıkları destek ve yardımlarla imparatorluğa isyan etti ve sonuçta bir bir imparatorluktan ayrılarak kendi devletlerini kurdular. Osmanlı İmparatorluğu parçalanmayı önlemek için Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi doğal olmayan yapılanmalara sarıldıysa da sonuç alamadı. Birinci Dünya savaşından sonra Müslüman topluluklar da imparatorluktan koparak kendi devletlerini kurunca Türklere imparatorluktan bu günkü vatan topraklarımız kaldı. Bu topraklar bile bize fazla görülmüş olmalı ki üzerinde Rum Pontus, Ermeni ve Kürt Devletleri kurma girişimleri başladı. İşte bu duruma milletimiz isyan edip silaha sarılmış, kurtuluş savaşı yapmakla karşı karşıya kalmıştır.
Kurtuluş Savaşımız zaferle sonuçlanınca 29 Ekim 1923 tarihinde CUMHURİYET ilan edilmiş, Türkiye Cumhuriyeti yeni bir TÜRK DEVLETİ olarak Dünya siyasi tarihindeki yerini almıştır. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK tarihi tecrübelerin ışığında yeni devleti şekillendirirken Milli Devlet esasını benimsemiş, bu devletin temellerini güçlendirmek için üç önemli tedbir geliştirmiştir. Bunlardan birincisi Tevhid-i Tedrisat, ikincisi laiklik, üçüncüsü ise milliyetçilik prensibine uygun şekillendirmek olmuştur.
Tevhid-i tedrisat (Eğitimi birleştirme) kanunuyla bütün eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmış, daha önceki okullu ve medreseli eğitim sistemine son verilmiştir. Böylece yetişen yeni nesiller aynı eğitimi alacak, eğitimden kaynaklanan farklılıklar ortadan kaldırılmış olacak birlik ve beraberlik sağlanmış olacaktı. Laiklik sistemi ise devletin bütün din, mezhep ve tarikatlara karşı eşit mesafede olmasını sağlayacak; hiçbir din ve mezhep devlet nezdinde bir diğerine göre üstünlük iddiasında bulunamayacaktı. Milliyetçilik prensibi ise toplumun tek millet esasına göre yapılanması sağlanacak, o milletin adı da TÜRK MİLLETİ olacaktı. Böylece imparatorluk bakiyesi olarak içimizdeki bütün unsurlar TÜRK MİLLETİ çatısı altında birleştirilerek birlik ve beraberlik sağlanmış olacaktı.
ATATÜRK, hayatta kaldığı sürece bu prensipler tavizsiz uygulanmış, devlet ve millet bütünlüğü sağlanmıştır. 10 Kasım 1938 tarihinde O’nun ölümüyle her şey birdenbire değişmiş, sistemden vazgeçilmiş ve ATATÜRK’ün kurduğu sağlam kale duvarlarında gedikler açılmaya başlanmıştır. 1945 yılı Türkiye cumhuriyeti için tam bir dönüm noktası olmuştur. Sona eren İkinci Dünya savaşından sonra dünya yeniden şekillenirken tam bağımsızlık ilkesinden vazgeçilerek ABD yanında yer alınması ATATÜRK’ün prensiplerinden büyük tavizler verilmesini gerektirmiştir. Önce Tevhid-i Tedrisat kanunu gevşetilmiş, İmam hatip okulları açılmış yeni nesillerin bir araya gelemeyecek şekilde aralarına sed çekilmiştir. Zamanla bu ikili eğitim yapısı daha da genişletilerek bu günkü hale gelmiş ve gençliğimiz tam yarıdan ikiye ayrılmış duygu ve düşünce yapısı itibarıyla aralarına bir duvar çekilmiştir. Bunlardan bir yarısı dindar gençlik olarak diğer yarısının karşısına vaziyet edilmiştir. Laiklik ilkesi ise zaman içinde rayından çıkmış, kimileri bu sistemi din karşıtlığı olarak uygulamış, inanan insanlara zulmetme vasıtası olarak değerlendirmiştir. Kimileri ise sistemi dinsizlik olarak anlamış, Müslüman olanın laik olamayacağını iddia ederek Müslümanları sistemle karşı karşıya getirmeye çalışmıştır. Milliyet bütünlüğümüz bozulmaya, kimisi de Türk, Kürt, Abaza, Boşnak diye saymaya başlamış ve milli bütünlüğü 36’ya bölmeye gayret etmiştir. Günümüzde Türk, Kürt ve Arap diye bünyemizi üçe ayırarak millet yapısını bölme çalışmaları gözden kaçmamaktadır.
ATATÜRK’ün ısrarla kurup güçlendirdiği millet yapısının zayıflaması ve günümüzde hissedilir bir şekilde tehdit altına girmesi normal bir seyrin sonucu değildir. Sürekli bir şekilde millet yapısına indirilen fütursuz darbelerin bir sonucudur. Milli ve dini bünyenin zayıflaması, millet yapımızın bozulmasına ve yara almasına sebep olmakta, Milletleşmemizin tamamlanmasının önüne geçmektedir. Milli zafiyetimiz geçmiş acı tecrübelerimize ters düşmekte, geleceğimizi tehdit etmektedir. Milletleşme sorunumuzu tehdit eden her türlü gelişmeye kimsenin seyirci kalmaması, hele de sorumlularımız meseleye bir an önce el atması gerekmektedir. Bu tür ihmallerin başımıza ne gibi sorunlar açtığına dair acı örnekler tarih sayfalarımızda yerlerini almıştır. Tarihin tekerrür etmemesi için her yurttaşımızın çok dikkatli olması gerekmektedir.