Türkiye’de bazı kelimeler vardır; ne yazık ki onları hep çok geç hatırlarız.

“Denetim” deriz, bina çöktükten sonra…

“Tedbir” deriz, orman yandıktan sonra…

“Güvenlik” deriz, maden göçtükten sonra…

“Sorumluluk” deriz, insanlar hayatını kaybettikten sonra…

Ve bütün bunların ardından karşımıza tek bir kelime çıkar:

İHMAL…

İhmal küçük bir kelimedir.

Sadece beş harf…

Ama bazen o beş harfin arkasında onlarca mezar, yüzlerce yarım kalmış hayat, gözü yaşlı anneler, babalar, çocuklar ve yıllarca dinmeyen acılar vardır.

Asıl acı olan da şudur:

İhmal çoğu zaman felaket yaşandıktan sonra fark edilmez.

Aslında önceden görülür.

Bazen bilinir.

Bazen konuşulur.

Bazen raporlara girer.

Bazen “sonra yaparız” denilerek ertelenir.

Ve sonra bir gün sirenler çalmaya başlar.

30 Ağustos’ta Kıbrıs’tan gelen acı haber

Daha birkaç gün önce…

30 Ağustos 2026.

Türkiye Zafer Bayramı’nı kutlarken Kıbrıs’tan yürekleri yakan bir haber geldi.

Girne’den Taşucu’na gitmek üzere hareket eden Filo Jet isimli yolcu gemisi, limandan ayrıldıktan kısa süre sonra su almaya başladı ve alabora oldu.

Gemide 267 kişi bulunuyordu. 241 kişi kurtarıldı, 8 insan hayatını kaybetti. Son açıklamalara göre kayıp 20 kişiyi arama çalışmaları sürüyor. Olayın ardından geminin sefere çıkışına izin veren liman yetkilileri görevden uzaklaştırıldı, haklarında soruşturma başlatıldı ve şirketin KKTC çıkışlı deniz seferleri durduruldu.

Burada çok önemli bir çizginin altını çizmek gerekiyor:

Soruşturma devam ediyor.

Dolayısıyla bugün oturup kimin ne kadar kusurlu olduğuna hüküm vermek doğru olmaz.

Ama soru sormak gerekir.

Hem de çok yüksek sesle:

Bir gemi battıktan sonra sorduğumuz soruları, o gemi limandan ayrılmadan önce neden sormuyoruz?

Denetimi yeterli miydi?

Teknik şartları uygun muydu?

Acil durumda yolcuların tahliyesi için gereken hazırlıklar var mıydı?

Sefere çıkması gerçekten güvenli miydi?

Bu soruların cevabını elbette soruşturma ortaya çıkaracak.

Fakat şu gerçeğin cevabı şimdiden aranmalı:

Neden Türkiye’de güvenliği çoğu zaman bir şey olduktan sonra konuşuyoruz?

Kartalkaya: Bolu’nun kalbine düşen ateş

Bolu bu kelimenin ne kadar ağır olduğunu çok iyi biliyor.

21 Ocak 2025…

Kartalkaya’daki Grand Kartal Otel’de çıkan yangında 78 insan hayatını kaybetti.

78 can…

Çocuklar…

Anneler…

Babalar…

Aileler…

Tatile gelen insanlar, bir gecenin sabahına ulaşamadılar.

Aradan geçen zamanda dava görüldü. Bolu 1. Ağır Ceza Mahkemesi çeşitli sanıklar hakkında ağır hapis cezaları verdi; 11 sanık hakkında “olası kastla öldürme” kapsamında hükümler kuruldu. Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi de Mayıs 2026’da yerel mahkemenin kararlarını hukuka uygun buldu.

Kartalkaya yangını bize çok ağır bir ders bıraktı:

Güvenlik masraf değildir.

Denetim formalite değildir.

Yangın önlemi ayrıntı değildir.

Bir imza, bir kontrol, bir alarm sistemi, bir eğitim, bir güvenlik tedbiri bazen insan hayatıyla arasındaki son çizgidir.

O çizgi ihmal edildiğinde faturayı para değil, insanlar öder.

Hem de canıyla…

Boluspor: Geçici çözümler ne zamana kadar?

İhmal denildiğinde sadece ölümle sonuçlanan facialardan söz etmek de doğru değil.

Çünkü ihmal bazen yıllardır çözülmeyen bir sorun olarak karşımıza çıkar.

Bolu’nun en önemli markalarından biri olan Boluspor’un stadyum meselesi bunun en açık örneklerinden biri.

2026-2027 sezonuna gelindiğinde Boluspor hâlâ portatif tribünlerle çözüm üretmeye çalışıyor. Yerel basına yansıyan bilgilere göre mevcut tribünlerde deprem performansıyla ilgili teknik sorunların ortaya çıkmasının ardından portatif tribün uygulamasına geçildi. AK Parti Bolu İl Başkanı Suat Güner de Boluspor maçlarının yaklaşık bir buçuk sezondur portatif tribünlerden izlendiğini belirterek bu durumdan duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdi.

Şimdi sorulması gereken çok basit:

Boluspor bunu hak ediyor mu?

Bolu bunu hak ediyor mu?

Yıllardır profesyonel liglerde mücadele eden, bu şehrin adını Türkiye’nin dört bir yanında duyuran bir kulübün stadyum meselesinin hâlâ geçici çözümlerle konuşulması normal kabul edilebilir mi?

Elbette bir stadyum problemiyle Kartalkaya’daki can kayıpları aynı kefeye konulamaz.

Ancak ikisinin arasında düşünce biçimi açısından önemli bir ortak nokta vardır:

Sorunu zamanında çözmek yerine ertelemek.

Geçici çözüm bazen gereklidir.

Ama geçici çözümler kalıcı hâle geliyorsa orada artık başka bir problem vardır.

Üniversitemiz için kullanılan kelime de aynı: “İhmal edilmiş”

Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi bu şehrin en büyük değerlerinden biri.

Binlerce öğrencisi, akademisyeni, çalışanı ve hastanesiyle yalnızca Bolu’ya değil, çevre illere de hizmet veriyor.

Geçtiğimiz günlerde BAİBÜ Rektörü Prof. Dr. Faruk Yiğit’in açıklamalarında yine o kelime karşımıza çıktı:

İhmal…

Rektör Yiğit, üniversite hastanesine gelen hasta ve hasta yakınlarının özellikle geç saatlerde en temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorluk yaşadıklarını, kimi zaman su dahi bulamadıklarını anlattı. Hastane önündeki alanla ilgili ise açıkça, “Bu anlamda biraz ihmal edilmiş bu bölge maalesef” ifadelerini kullandı. Üniversite yönetiminin şimdi kalıcı projeler üzerinde çalıştığı belirtiliyor.

İşte mesele tam olarak burada.

Sorunun görülmesi ve çözüm için harekete geçilmesi değerlidir.

Ama Türkiye’de kurumların asıl hedefi şu olmalı:

Sorun büyüdükten sonra çözmek değil, sorun oluşmadan görmek.

Çünkü iyi yönetim yalnızca kriz çözmek değildir.

İyi yönetim kriz doğmasını engellemektir.