Bugün gönüllerimiz iki büyük saadet dalgasıyla yıkanıyor, ruhlarımız çifte bir
bayramın huzuru ve coşkusuyla dolup taşıyor.
Mübarek Kurban Bayramı’nın manevi iklimi ile aziz İstanbul’umuzun fethinin
573. yıl dönümü aynı zamanda buluştu.
Roma’yı dize getirerek Konstantiniyye’yi “müslümanı bol” manasına gelen
İslâmbol yapan, bu kadim şehre “Sultanşehir, Derseâdet, Dâr-üs-Seâde, Aziz
İstanbul” nişanelerini takan o güzel emir, Fatih Sultan Mehmed Han’ı ve onun
canını feda eden muzaffer askerlerini rahmet, minnet ve ebedi bir şükranla yâd
ediyoruz.
İstanbul’u fethetmek, sadece toprağa değil; asırlar boyu İslâm sancaktarlarının
yüreğinde büyüyen mukaddes bir ideale yürümekti.
Fahr-i Kâinat Efendimiz’in “sallallahü aleyhi ve sellem” asırlar öncesinden
hadisi şerifinde o kutlu müjde, tüm İslâm kumandanlarının uykularını kaçırmış,
orduları dalga dalga bu surların önüne sürüklemişti: “İstanbul muhakkak
fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdâr ne güzel hükümdâr ve onun askerleri
ne güzel askerlerdir.”
İstanbul’un fethine ilk teşebbüs; Üçüncü Halîfe Hazreti Osman’ın "radıyallahü
anh" hilâfeti zamanında, Sûriye vâlisi olan Hazret-i Muâviye “radıyallahü anh”
tarafından yapıldı.
670 senesindeki kuşatmaya pek çok Sahâbe-i kirâm “radıyallahü anhüm” ile
birlikte Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî “radıyallahü anh” de katıldı.
Hazret-i Ebû Eyyûb el-Ensârî, Peygamber efendimizi “sallallahü aleyhi ve
sellem” Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye hicret ettiği zaman,
evinde misâfir etme şerefine ve nimetine kavuşmuştu.
İşte bu ilahi iltifatın peşine düşen seksenlik çınar, Peygamber mihmandarı
Hazret-i Ebû Eyyûb el-Ensârî “radıyallahü anh” tarafından yapıldı.
, ilerlemiş yaşına bakmadan Medine’den yollara düşmüştü. İstanbul önlerine
ulaştı.
O, surların dibinde şehadet şerbetini içerken bile vasiyetiyle ordunun ufkunu en
ileri noktaya taşımıştı.
Bugün Eyüpsultan’ın (radyallahü anhüm) manevi gölgesinde soluklanırken,
fethin ilk harcını karan o mübarek sahabeye ve ecdada ne kadar şükretsek azdır.
Bu fetih, tesadüflerin değil; ilahi bir takdirin, sabrın ve muazzam bir eğitimin
neticesidir. Sultan İkinci Murâd Han, Hacı Bayram-ı Velî hazretlerine fethin
kime müyesser olacağını sorduğunda aldığı cevap ne kadar manidardır:

Sonra, bir köşede oynayan Şehzâde Mehmed (Fâtih) ile hizmet için kapı
eşiğinde bekleyen Akşemseddîn’i göstererek “Ama şu çocukla, bizim Köse
görürler” buyurur.

“İstanbul’un alındığını ne sen, ne de ben görebileceğiz. Ama şu çocukla bizim
Köse görseler gerektir.” Nitekim öyle de oldu. O küçük çocuk (Şehzâde
Mehmed), Akşemsettin efendimizin, Molla Gürânî’lerin ehlisünnet rahlesinde
yetişti; Molla Hüsrev’lerin, Ali Kuşçu’ların ilminden feyz aldı. Dinlenirken bile
ilimle hemhal oldu.
Doğu’yu da Batı’yı da yönetebilmek için Arapça, Farsça, Latince ve Yunanca
öğrendi. Kılıçla kalemi, keşifle tekniği yan yana yürüten, divan sahibi dahi bir
cihangire dönüştü.
Bizler; Orta Çağ’ı kapatıp Yeni Çağ’ı açan, dünyaya adalet, teknik ve medeniyet
dersi veren muazzam bir milletin evlatlarıyız.
Bugün 573 yıl sonra, İstanbul’un minarelerinden yükselen bayram tekbirleri,
Fatih’in fıkıh, fizik, kimya,matematik dehasına, askeri şanına ve
Akşemseddîn’in dualarına karışıyor.
Bu toprakları bize vatan kılan Allahü Teâlâ’ya hamdolsun.
İstanbul’un Fethimiz mübarek, bayramımız aziz, şükranımız daim olsun!