İnsan denilen varlık bazen ne kadar garip oluyor, farkında mısınız? Bazı durumlar kendi başına geldiğinde hemen şikâyet etmeye başlıyor. Oysa şikâyet edilen şeylerin çoğu geçici.
“Dezavantajlı” kelimesini yazacaktım… hatta “dez avantajlı” diye ayırmayı bile düşündüm. Çünkü ne demek istediğini ben bile tam olarak anlayamıyorum. Bir insan neye göre, kime göre dezavantajlı sayılıyor? Bir insanı dezavantajlı yapan bedeni değil, görmezden gelinmesidir. Eğer bir şehirde rampalar kapatılıyor, asansörler kilitleniyor ve kaldırımlar araç park yeri sayılıyorsa, ortada bireysel bir eksiklik değil, toplumsal bir ayıp vardır.
Geçen hafta yaşananlar bunun en basit örneğiydi: Engellenen ve özel gereksinimli bireylerin her gün yaşadığı durum, herkes tarafından yalnızca üç günlüğüne deneyimlendi.
Şimdi beni gıcık etmek için bazı arkadaşlar gülümseyerek “Onur, geçen hafta ne oldu?” diyecekler. Tane tane anlatayım. Malum, kış mevsimini yaşıyoruz. Geçen hafta neredeyse tüm ülkeye kar yağdı; her yer bembeyaz bir örtüyle kaplandı. Benim yaşadığım Bolu ili de ülkemizin en çok yağış alan illerinden biri oldu. Gerek Bolu’da gerekse ülke genelinde karın birden ve yoğun yağmasıyla trafikte aksamalar yaşandı. İnsanlar sokağa çıkıp ulaşımı rahat yapamadıklarını söyleyerek televizyonlarda ve sosyal medyada şikâyet etmeye başladılar.
Hatta hiç ilgisi yokken, belediye yetkilileri ve görevli olan herkes sahadayken, anayollar kapanmasın diye canla başla uğraşılırken; acil durum ihbar hattını arayıp “Televizyon programlarını izleyemiyorum, gelin çatıya çıkın antenimi temizleyin” diyenler bile olmuş. Ben bütün bunları gülümseyerek izledim ve içimden “Bu insanlar ne diyor?” diye geçirdim. Üç gün engellendiler; yani engellenen bireyler gibi yaşadılar. Her şeyden şikâyet etmeye başladılar.
Merak ediyorum: Üç gün içinde hiç bu açıdan bakan oldu mu? Pek sanmıyorum; muhtemelen kimsenin aklına gelmedi. Oysa doğa sizi üç dört günlüğüne engelliyor. Üstelik bunu hayatta kalmanız için yapıyor; karlar eriyor, su oluyor. Ama bizler insanların yaptıkları ya da yapmadıkları yüzünden sürekli engelleniyoruz. Evden çıktığımızda, bilmediğimiz bir mekâna giderken aklımızda hep aynı sorular dönüyor: “Bu mekân bana uygun mu? Rampa ya da asansör var mı? Yollar, kaldırımlar erişilebilir mi?”
Oysa bu soru işaretlerinin 2026 yılında hâlâ var olmaması gerekiyor. Erişilebilirlik, yasalar ve kanunlarla güvence altına alınmış durumda. Ama bazı yerlerde dıştan bakınca erişilebilirlik harika görünüyor; ama rampayı kullanmaya kalktığınızda rampaların önünü camla kapanmış olduğunu görüyorsunuz. Yani mekânın içine girmek mümkün değil. Ancak birilerinin sizi kaldırıp tekerlekli sandalye ile içeri taşıması gerekiyor. Bunun ne kadar riskli bir şey olduğunu söylememe bile gerek yok.
Gördünüz mü? Bizim önümüze çıkan engeller, üç günde karlar gibi eriyip yok olmuyor ya da birileri tarafından kaldırılmıyor. Çünkü aslında bizim uğraştığımız şey bilinçsizlik ve bilgisizlik. Bundan yıllar önce yaşadığım bir olayı anlatayım. Yeni yapılan bir binanın önünden geçiyorduk. Binada rampa ve asansör olup olmadığını sordum. Yapan kişiler bana, “Onur, niye soruyorsun, sen mi oturacaksın?” demişlerdi. Ne yazık ki bu mantık hâlâ geçerli.
İnsanlar “Kaç tane engellenen gelecek ki, buraya rampa yapalım?” mantığıyla hareket ediyor. Aslında engelleyen olduklarının farkında bile değiller. Anlamaları için illa bir kaza geçirip engellenen olmaları mı gerekiyor, gerçekten anlamıyorum.
Bakın, arkadaşlar… Hepimizin amacı engelsiz ve özgür bir ülkede yaşamaksa, öncelikle birbirimizi anlamaya ve empati kurmaya çalışmalıyız. Ancak bu şekilde engelleri görebiliriz. Kar sürecinde olduğu gibi, el birliğiyle hem fiziksel hem de zihinsel engellerle mücadele etmeliyiz. Bu konuda eğitimler düzenlemeli, gerekiyorsa denetimleri artırmalıyız. Ben inanıyorum ki, eğer bunları yapabilirsek engelleri kar gibi eritiriz.